Loading...

ZABEL YASEYAN


19. Yüzyılın sonlarında kadın hakları, savaş ve barış üzerine çalışan bir yazar ve aktivist olan Zabel Yesayan özellikle Yıkıntılar Arasında(1909’daki Adana Katliamı üzerine) adlı kitabıyla tanınmaktadır. 24 Nisan 1915’te İstanbul’da devreye giren, soykırım sürecinin de başlangıcı olarak kabul edilen ve içlerinde Ermeni yazar, gazeteci, siyasetçi, entelektüel ve dini liderlerinin yer alan kara listede bulunan tek kadındır. Bu süreçten kurtulmayı başaran birkaç kişiden biri olan Zabel Yesayan, kurtuluşunun ardından, önce Bulgaristan’a, sonra Kafkasya’ya gitmiştir. Son olarak da 1933’de Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne yerleşen ancak 1937 yılında tutuklanan Zabel Yesayan, Stalin’in tasfiye siyasetinin kurbanı olarak, bilinmeyen bir tarihte, bilinmeyen bir cezaevinde vefat etmiştir. Çocuklarına gönderdiği son mektuplar 1942’de Bakü’den gönderilmiştir.

@Hıdivyal Palas: Aras Yayıncılık “Ermeni edebiyatına açılan bir kapı” olma amacıyla 1993 yılında kurulmuştur. Kuruluşundan bu yana Ermenice ve Türkçe olarak iki dilli yayınlarına devam etmektedir.

Yeter!

Zabel Yesayan

1912

Lerna Ekmekçioğlu and Melissa Bilal, eds. Bir Adalet Feryadı: Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar – 1862-1933. İstanbul: Aras, 2006

 

Savaş ilan edileli üç gün oluyor…

“Bu devirde nasıl mümkün olabilir? Medeni dünya bu korkutucu cürüme engel olur mutlaka.”

Fakat savaş üç gün önce resmen ilan edildi. Balkan sınırının çeşitli noktalarında tüfekler gürlüyor.

*****

Savaş ilan edildi… Sıcacık salonda huzur içinde oturmuş, lambanın o tatlı, aşina ışığı altında dostlarıma eğlenceli bir şeyler okuyordum. Ansızın içimden bir ses beni ayağa kaldırdı, hiç beklenmedik bir hüzün sardı benliğimi:

“Belki de şu anda bir çarpışma var ve sayısız insan ölüyor…”

*****

Gece boyunca uykum sürekli bölünüyor, huzursuzum; düşünüyorum… Kan dökülüyor… Şehir sessizliğin ve karanlığın ortasında, huzur dolu uykusundayken, üstesinden gelemediğim bu düşünce beni cezalandırmak istercesine üstüme geliyor.

*****

Ciddiyetle, ağır ağır, savaş hakkında konuşuluyor artık (…) Avrupa diplomasisinin çözümsüz bulmacası hakkında konuşuyorlar; benim dikkatim dağılıyor. Sinsi diplomasinin resmi ya da gayri resmi oyunlarından bana ne! İçimden bir ses haykırıyor:

“Şu anda iki tarafta binlerce köylünün, binlerce bilinçsiz, saf insanın kanı dökülüyor…”

*****

Sivri bir kahkaha… Yaşlı kadının omzuna vurarak gülen bir genç… Neden gülüyorlar? Bu kadar çok yürek yastayken herhangi bir şeyle neşelenmek mümkün mü?

Tartışmak istemiyorum. Savaşı coşkulu ve istenen bir şey olarak sunmak için sıralanan nedenleri ve bahaneleri duymak istemiyorum; savaşın kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu da kabul etmiyorum.

Vapur birdenbire yeni bir kalabalıkla doluyor; başları örtülü kadınlar ve çocuklar. Nereden geldiklerini tahmin etmek hiç de zor değil. Bunlar Rumeli’den gelen muhacirler, şaşkın, tedirgin, ağlamaklı. Işıl ışıl gözleri ve kumral başlarıyla şirin mi şirin çocuklar başlarındaki felaketten habersiz koşturup duruyorlar. Eşyalarından arta kalanlar – ki çoğu işe yaramaz şeyler – bir o yana bir bu yana çekiştiriliyor.

Kadınlar bazen yanlışlıkla birinci mevki salonuna giriyorlar; ciddi ve asık suratlı başkent sakinlerinin hassas sinirleri yenilginin sonucu olan bu manzara karşısında bozuluyor; ortalıkta yolunu kaybetmiş tekeler gibi dolaşan kadınları kabaca, buyurgan bir edayla gemideki hiçbir erkeğin giremediği hareme gönderiyorlar.

Birinci sınıf yolcuları tekrar yerlerine yerleşiyor, suratları yine asık ve merhametsiz. Bu insanların çoğu memur ya da devlet görevlisi. Savaş doğrudan onları tehdit etmiyor, rahat ve sıcak evlerine döneceklerini ve bunun böyle devam edeceğini biliyorlar. Öfkelerinin sebebi, devletlerinin manevi ihtişamını, gücünü kaybetmesine yol açan utanılası bir yenilgiden ziyade, gözlerinin önündeki sefalet manzarası. Bunu görmeseler daha iyi ve uygun olacaktı. Bütün bunları uygunsuz ve yersiz buluyorlar. O soğuk yüzlerinde boş yere bir iyilik ve vicdan ışıltısı arıyorum.

Küçük bir çocuk kulakları sağır edercesine feryadı basıyor. Bu acı dolu çığlığa birçok inleyen ses cevap veriyor. Sanki bütün dünya acıyla inliyor…

Yerinden yurdundan edilmiş ve kaçak… Onlarla aramızda ortak olan ne? Korku dolu ifadeleri içimdeki sönmeye yüz tutmuş derin ve unutulması zor acıları tekrar uyandırıyor. Acılı hafızamda, başka bir diyarın, felakete uğramış insanların bir sel gibi önümüzde aktığı geceler canlanıyor.

Birbirine düşman halklar bir felaketle karşılaştıklarında birbirlerine ne kadar benzediklerini, aynı ruhu paylaşıp aynı çığlıkları attıklarını, aynı lanetleri ve aynı dilekleri birbirinin aynı vurgularla dile getirdiklerini bilselerdi… Belki imkansız gibi görünen kardeşlik ve uyum, ancak o en büyük felaketle mümkün olabilirdi.

İşte, ruhumun içinde bulunduğu kapandan kurtulmaya çalıştığını hissediyorum. İnsancıl hüznüm şefkatle bütün muhacirleri kucaklıyor, fakat çelişkilerin ağır yüküyle yolumu değiştirip tarlalara giriyorum. İntikam ve kin prangalarına vurulmuş kolu kanadı kırık ruhum, bir kez de hak ve adalet fikirlerine gömülüp ezim ezim eziliyor.

Ruhum birden prangalarından kurtuluyor. Güçlü, derin ve ele geçirilmez bir duygu; insanlığın sefaletine dair bir hüzünle el ele verip bütün benliğimi sarıp sarmalıyor. Sanki asırlık bir ses içimde avaz avaz yükseliyor, atalarımın barışçı, aydınlık ve affeden ruhunu gururla selamlıyorum.