Loading...

Süreyya Operası ve Şevkiye May


Arkamda görmüş olduğunuz Süreyya Operası, Kadıköy Bahariye Caddesi’nin en güzel noktalarından birinde yer alır. 1924 yılında, adını aldığı asker ve siyasetçi Süreyya İlmen Paşa tarafından şehrin kültür, sanat, çağdaşlaşma ve sosyalleşme ihtiyacının karşılanması için yapımına başlanan bu bina, 1927’de seçkin davetlilerin katıldığı görkemli bir törenle açılır. Süreyya Paşa, yapımı 3 sene süren bu binayı sadece bir tiyatro, opera, sinema, dans ve balo salonu olarak tasarlamaz; aynı zamanda Avrupa’daki tiyatro ve opera binalarından esinlenen bu binanın Kadıköy’e bir “şeref” vereceğini düşünür. Ne var ki, Süreyya Paşa’nın opera temsillerine uygun bir bina yapma hayali binadaki teknik donanım tamamlanamadığı için çok uzun süre gerçekleşemez. Süreyya Paşa, bu binada opera temsilleri sergilenmesi için Süreyya Opera Topluluğu’nun kuruluşu için maddi destek verse de Topluluk hiçbir zaman operalarını bu binada sergileyemez ve bina 2005 yılına kadar sadece tiyatro ve sinema olarak kullanılır. 2005 yılında Kadıköy Belediyesi’nin Bina’yı kiralaması ve aslına uygun yenileme çalışmalarının ardından, 2007 yılında Süreyya Operası hizmete açılır.

Süreyya Operası’nın sahne, kulis, teknik donanım gibi eksiklikleri bundan 80 yıl önce tamamlanabilseydi, bu binada Süreyya Opera topluluğu üyelerinden Cumhuriyet’in ilk kadın sanatçılarından Şevkiye May da sahneye çıkabilecekti. Tiyatro, opera ve sinema sanatçısı olan Şevkiye May, Komik Şevki Bey ile “gözlerinin güzelliği dillere destan” kantocu Mari Ferha’nın kızıdır. Sahneye ilk kez 12 yaşındayken Macar operet yazarı İmre Kalman’ın “Kontes Mariça” adlı eseriyle çıkar. Daha sonraki yıl Süreyya Opera Topluluğu’na katılır ve Toplulukla birlikte Beyoğlu’ndaki Fransız Tiyatrosu (bugünkü El Hamra Pasajı) ve bir sonraki durağımız olan Apollon Tiyatrosu’nda (bugünkü Rexx Sineması) sahneye çıkar. 1931’de Atina’ya turneye gidip burada Rumca oyunlar oynar. Turneden döndükten sonra 19 yıl boyunca İstanbul Şehir Tiyatroları’nda “Lüküs Hayat,” “Deli Dolu” gibi operetlerin yanı sıra, Shakespeare’in “Yanlışlıklar Komedyası,” İbsen’in “Peer Gynt” gibi oyunlarında oynar. 1933 yılında “Cici Berber” ile sinemaya ilk adımını atar ve bundan sonra Şevkiye May’ı sinema sahnesinde de görmeye başlarız. Şevkiye May, Süreyya Opera Topluluğu ve İstanbul Şehir Tiyatroları’nın yanı sıra Yeni Ses, Münir Özkul, Dormen ve Bulvar Tiyatrolarında da çalışır. 1972 yılında Dormen Tiyatrosu’nda 41. Sanat yılını kutladıktan bir sene sonra vefat eder.

Bu durakta Süreyya Opera Topluluğu’ndaki adını sanını daha çok duyduğumuz isimlerdense Şevkiye May’ın hikâyesini anlatmamın iki önemli nedeni var. Birincisi, Türkiye’de kadınlar daha sahneye bile çıkamazken kanto yapan Mari Ferha’nın kızı olması. 1900lü yılların İstanbul’unda çok az sayıdaki kantocu kadından biri olmasına rağmen, tarih Mari Ferha ile bilgileri bizden özenle saklamaktadır. Şevkiye’nin bir diğer kayda değer özelliği ise Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi şairlerden biri olan Nazım Hikmet’i bize bambaşka bir yönüyle tanıtmasıdır: sinemacı kimliğiyle. Şevkiye’nin sinemaya ilk adım attığı “Cici Berber” filmi tiyatro dâhisi Muhsin Ertuğrul ve şair Nazım Hikmet tarafından yönetilmiştir. Bu zamana kadar Nazım’ı sadece şair kimliğiyle bilen bir nesil olarak Şevkiye’nin hikâyesi bizim için Nazım’ın hayatındaki yepyeni bir kapıyı da aralar.

“Cici Berber” filmi sinema arşivlerinin tozlu raflarında unutulsa, Şevkiye May’ın ismi pek az kimse tarafından bilinse de, ölümünden önce opera olarak tamamlanabilseydi Şevkiye May’ın da sahnesinin tozunu yutacağı Süreyya Binası sadece Kadıköy’ün en önemli binalarından birisi değil, aynı zamanda, Şevkiye’nin açtığı yolda devam eden yüzlerce kadın sanatçıya da ev sahipliği yapan bir mekan olarak duruyor bugün Bahariye’de.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra Darül-Elhan, Belediye’ye bağlanarak yeniden yapılanmış ve yönetmeliği değiştirilerek Batı Müziği Bölümü eklenmiş ve batı türü bir konservatuvar olarak örgütlenerek “İstanbul Belediye Konservatuvarı” adını almıştır. Devir inkılaplar devridir. Osmanlı’ya ait her şeyden -müziği, kıyafeti, kanunu… – kurtulmaya çalışılıyordur. Şapkanın bile devrimi yapılırken, neden toplumun ‘milli duygularını’ oldukça etkileyen müziğin inkılabı yapılmasın diye düşünülmüş olacak ki, bir musiki inkılabı başlatılır. 1926 yılında “Maarif Vekâleti Sanayi-i Nefise Encümeni” yani “Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Komisyonu”, resmî belgelerde “alaturka” diye geçen Türk Müziği’nin eğitiminin yasaklanmasına karar verir. Karara göre, Dârül-Elhan’ın alaturka kısmı bir “icra heyeti” halini alacak, resmî şekilde alaturka öğretimi yapılmayacak, Dârülelhan’ın bünyesindeki bir komisyon da sadece ilmî çalışmalarda bulunacaktır. Bu kararla birlikte, yönetim ve öğretim programı tamamıyla değiştirilmiştir. 1976 yılında Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı kurulana dek bu yasak devam eder.

Eğitimi yasaklanmasına rağmen, kurulan icra heyeti Türk Klasik Müziği’nin ve Türk Halk Müziği’nin önemli eserlerini notalar ve kaydeder. Bu kurumda, plak okuyan ilk ve tek gayrimüslim sanatçı Deniz Kızı Eftalya olmuştur. Dönem, sultaniyegahtan milliyegaha geçildiği, Türkiye’nin ulus-devletleştiği ve modernleşmeye başladığı bir dönemdir. Plak şirketleri ticari kaygılar sebebiyle çoğunlukla Türk kökenli sanatçılarla çalışmayı tercih etmelerine rağmen, yıllar sonra bile şarkılarını hayranlıkla dinlediğimiz Deniz Kızı’ndan bu turda bahsetmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Gerçek ismi Atanasia Yeorgiadu olan Eftalya Hanım’ın beş yaşından beri taşıdığı, ona “asıl ismi gibi gelen” Deniz Kızı ismini almasının çok güzel bir hikayesi vardır. Bir Jandarma Yüzbaşısı olan babası Yorgaki Efendi müziksever bir adamdır. Evine gelen konukları için saz çalarken Eftalya da babasına güzel sesiyle eşlik eder. Mehtaplı yaz gecelerinde babasıyla birlikte Büyükdere’de sandal gezilerine çıkar, gece boyunca şarkılar söylerdi. Eftalya, kısa sürede Boğaziçi’nde sesiyle ünlenir. Geceleri sandallarının arkasına 20-30 sandal takılıp onu dinler. Fakat hiç kimse bu güzel sesin kime ait olduğunu bilmez. Sonrasında dinleyicileri bu gizemli kıza “Deniz Kızı” adını takar.

Bu isim ona öylesine yapışacaktır ki, Kıbrıs’ta çıktığı bir konserde dinleyiciler karşılarında “gerçek” bir deniz kızı göremeyince isyan ederek biletlerini geri vermeye çalışacaklardır.

Çocukluğundan beri herkesi sesiyle büyüleyen Deniz Kızı Eftalya Hanım, Sultan Abdülhamit döneminin son yıllarında Galata’daki çalgılı kahvelerde ilk kez sahneye çıkar. Sesi ve güzelliğiyle dikkat çekince daha sonraları gazino sahnelerinde, otel musiki meclislerinde şarkılar söyleyerek tanınan bir sanatçı olur. Bu sırada Kemani Sadi Bey ile tanışır. Çok mutlu, huzurlu ve sanat dolu bir evlilikleri olur. Beraber plaklar doldurur, konserlere çıkarlar. İlk plaklarını 1923-1926 yılları arasında Fransa’da Pathe şirketi adına kocası Kemanî Sadi Bey’le birlikte doldurur. O yıllarda Avrupa’da ve Ortadoğu’da konserler verir.

1927 yılında Darülelhan Columbia plak şirketiyle işbirliği yaparak, Anadolu’dan derlediği 100 kadar eserin plak kayıtlarını yapar. Ancak 100 eserden 56’sını Eftalya Hanım okumasına rağmen, plakların hiçbirine Eftalya adı yazılmaz, sadece “Soprano” olarak adı geçer. 1930-1933 yılları arasında çıkardığı plaklardan en az 11 tanesinde solist adı kullanılmadan sadece “Hanım” yazılır. Kimileri bu “sansür”ün plak şirketinin ticari kaygılarından kaynaklandığını, kimileriyse Eftalya Hanım’ın kendi isteğiyle dikkat çekmek istemediği için ismini gizlediğini söylemektedir. 1930’dan itibaren Columbia Plakları’nda ismi gizlenmeden, “Deniz Kızı Eftalya Sadi Hanım” olarak kullanılmaya başlanır. Denilene göre, Eftalya Hanım’ın isminin görünür hale gelmesinde Atatürk’ün kendisini dinlemesi ve sesini beğenmesi önemli bir rol oynar.

Musiki İnkılabı devam etmektedir. Önce tüm devlet okullarında Türk Klasik/Sanat müziği eğitimi yasaklanır, ardından da 1934 -1936 yılları arasında Türk Klasik/Sanat müziğinin radyolardan yayınlanması yasaklanır – İçişleri Bakanlığı kararıyla. Bu arada, Türk Halk müziği de, Şubat 1936’ya kadar, bu yasaktan payını almıştır. Bu dönemde Eftalya Hanım dönemin müzik tarzına uygun plaklar doldurur. Fakat o yıllarda, daha çok sahne çalışmalarına yöneldiği, plak çalışmalarını ikinci plana attığı görülür.

4 Ağustos 1936’da, Eftalya Hanım 45 yaşında iken, Şirket-i Hayriye (bugünkü Şehir Hatları) sanatçının onuruna bir Mehtabiye (Ay Işığı Gezisi) düzenler. Dört Şirket-i Hayriye vapuru süslenir ve bir sal üzerinde de Eftalya Hanım için gösterişli bir sahne hazırlanır. Deniz Kızı bir saz heyetiyle birlikte şarkılar türküler söylerken, bir yandan da, bir zeybek takımı zeybek havaları eşliğinde “Zeybekiko” oynar. Herkes için unutulmaz olan bu gece, Deniz Kızı Eftalya’nın hastalığının başlangıcıdır. Üç yıldan uzun bir süre kalbinden dolayı zor zamanlar geçirir ve 1939 yılında hayatını kaybeder.