Loading...

Haydarpaşa Garı Yangını Üzerinden Nahid Sırrı Örik’i Hatırlamak


Benim Nahid Sırrı Örik’le tanışmam üniversitede aldığım bir Edebiyat dersi sayesinde oldu. Onun kişisel ve edebi yaşamı ilgimi çekti; hem onun kendi eserlerini hem de onun hakkında yazılan incelemeleri okumaya başladım ve fark ettim ki ben kendisini tanıyalı çok olmasa da o aslında eserlerinin uyarlandığı dizi ve filmlerle bir süredir hayatlarımızdaymış. Eşcinsel kimliği nedeniyle hayatı boyunca kabul görme sorunu yaşamasını toplumsal cinsiyetle ilişkilendirerek bu turda yapılacak bir durakta onun hikayesini anlatmak istedim. Peki, bu anlatı için niye Haydarpaşa Garı’nı seçtim? Çünkü garda meydana gelen ve beni de çok etkileyen yangın üzerinden, Haydarpaşa Garı ile Nahid Sırrı arasında sembolik bir bağlantı kurdum.

Hatırlanacağı üzere, 28 Kasım 2010 tarihinde Haydarpaşa Garı’nda bir yangın çıkmış ve yangının gar çevresinde yapılması düşünülen özelleştirme projesi nedeniyle kasti yapılmış olduğuna dair şüphe ve iddialar gündeme gelmişti. O zamandan bu zamana, garı özelleştirme projelerinden korumak adına çeşitli topluluklar tarafından eylemler düzenleniyor. Garı korumaya yönelik bu çabalar ise benim aklıma roman, hikaye ve oyun yazarı Nahid Sırrı Örik’in bir yazısında okuduğum şu sözlerini getiriyor:

“Mazisi uzak asırların içinde kaybolmuş bütün şehirlerde, her yeni medeniyet eski medeniyetlerin enkazı üzerinde ve o eski medeniyetleri bazen da tahrip ederek kurulmuştur. Böyle olmakla beraber, zaruret olmadıkça eski eserlere hürmet etmek ve onların ömürlerini devam ettirebilmek için azami gayret sarf etmek, fertlere ve bu fertlerin birleşmelerinin bir muhassala ve neticesi olan resmî teşekkül ve makamlara düşen bir vazifedir” (Örik 4).

Peki, yıllar önce söylenmiş olsa da bugün bile kulağa anlamlı gelen bu sözlerin sahibi Nahid Sırrı Örik kimdir? Show TV’de yayınlanmış olan Eve Düşen Yıldırım (2012) [i] dizisini bilir misiniz? İşte bu dizinin uyarlandığı hikâye kitabının yazarıdır Nahid Sırrı. Biraz daha ayrıntılı anlatmak gerekirse:

22 Mayıs 1895’te İstanbul’da doğan Nahid Sırrı yazın hayatına 1928’de Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başlayarak girmiş ve zamanla çeşitli gazete ve dergide yazılar yazmıştır. Onun kişisel ve edebi hayatı hakkında derinlemesine araştırma yapmış Bahriye Çeri’ye göre, “çok yönlü ve çok üretken yazarlara verilebilecek en iyi örnektir.” “Resimden müzik eleştirisine, tiyatrodan sinemaya, müzelerden sergilere, müzayedelerden at yarışlarına, kahvelerden lokantalara, İstanbul’dan Kayseri’ye, yalılardan çarşılara, yangınlardan ulaşıma, kedilerden çocuklara, Türk edebiyatından Batı edebiyatına…” (Çeri 15) birçok konuda binlerce yazı kaleme almıştır. Fakat üretken bir yazar olmasına, iyi bir gözlem yeteneği ve ince bir mizah anlayışının da bulunmasına rağmen başarıları yaşadığı dönemde göz ardı edilmiş, yazıları gönderdiği yazıhanelerde kaybedilmiş, kitapları geç yayımlanmış, yayımlandıktan sonra ise görmezden gelinmiştir. Edebiyat tarihine girememiş, unutulmuş ve unutturulmuştur. Kimilerine göre, 1960’lara kadar kullanılan edebiyat eleştirisinde metinlerin edebi değerinden ziyade siyasi açıdan değerlendirildiği için bu unutuluş ve unutturuluş ideolojik ve psikolojik nedenlerden kaynaklanmıştır. Çünkü Örik’in eserlerinde Osmanlı betimlemelerine ve yaşam tarzına yer vermesi gericilik yaptığı şeklinde yorumlanmıştır. Cumhuriyet Dönemi’nde Osmanlı özlemi duyduğu için eleştirilmesinin yanı sıra eşcinsel olduğu için de dışlanmıştır. Her ne kadar eşcinsel kimliğini etraftan saklamaya çalışmış ve eserlerinde de eşcinsel imalara yer vermemeye dikkat etmiş olsa da edebiyat çevrelerince fark edilip hor görülmüş; “kız tabiatlı”, “mühtedi”, “asabi” ve “uyumsuz” (“Nahid Sırrı Örik” n.d.) gibi lakaplar edinmiştir. Bir yandan Osmanlı sempatizanı diye eleştirilirken diğer yandan “ecnebi meşrepli” (“Nahid Sırrı Örik” n.d.) olduğu söylenmiştir. O dönem yazarlarından Yusuf Ziya Ortaç onun hakkında şöyle yazmıştır:

 

“Kırıtarak gelirken uzaktan Nahid Sırrı

Sanırım pantolonlu ceketli bir kız gelir.” (“Nahid Sırrı Örik” n.d.)

 

Özetle, çevresi tarafından âdeta “ürkütücü bir yabancı” olarak görülmüş, hayatı boyunca kabul görme ve tutunamama sorunu yaşamıştır. 1960’ta hayata veda etmesiyle de kendisi uzun bir süre unutulup gitmiştir. 1975’te Sultan Hamid Düşerken adlı romanının Abdülhamid Düşerken adıyla tekrar basılmasıyla yeniden hatırlansa da bu hatırlanış yeterli olmamış ve yerini yeni bir sessizliğe bırakmıştır. 1990’lı yılların başlarında Arma ve Oğlak Yayınlarının onun tüm eserlerini yeniden basıma sürmüş olması ve Abdülhamid Düşerken[ii] adlı romanının filme aktarılmasıyla tekrar gündeme gelmiştir. Bunun dışında yazar Selim İleri ve Bahriye Çeri’nin çabalarıyla, Kıskanmak (2009)[iii] adlı romanının Zeki Demirkubuz tarafından sinemaya ve Eve Düşen Yıldırım’ın da TV dizisine uyarlanmasıyla yazar ve eserleri daha fazla bilinmeye başlamıştır. Bu da bize Nahid Sırrı’nın yaşadığı bütün olumsuzluklara, her taraftan sıkıştırılmasına ve hiçbir tarafa ait olamamasına rağmen bir şekilde var olup ürettiğini ve sanat eserlerinin üzerlerinden yıllar geçmiş olsa bile bir şekilde hak ettikleri değeri bulabileceğini göstermektedir.

Dipnotlar

 

[i] Başroller, Murat Han ve Gizem Karaca.

[ii] 2002 yapımı filmde başroller; Halil Ergün, Meltem Cumbul, Tarık Akan ve Mehmet Ali Alabora.

[iii] Başroller; Nergis Öztürk, Serhat Tutumluer ve Berrak Tüzünataç. Nergis Öztürk, 46. Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandı.