Loading...

Militarizm Değil Militurizm!


Kalkmasını istemediğimiz kimi trenler de direkt ölüme gitmez belki. Ama erkekler için ‘zorunlu’ yolculuklardır bunlar. Askerler bu trenlerle ‘görevlerini’ yapmaya giderler. Davullu zurnalı törenlerle yapılan asker uğurlamalarını hepiniz bilirsiniz. Haydarpaşa da senelerce bu erkekliği ve askerliği yüceltme seremonilerine tanıklık etmiştir. Burada dolaylı olarak yüceltilen şiddete, öldürmeye dayalı bir erkeklik anlayışıdır.

Orduya kadar gitmeden önce bir etrafınıza bakın. Vapurların, sokakların ve hatta çocuk parklarının isimleri bir şehidin, kahraman bir komutanınken, çocukların ellerindeki oyuncaklar da silahtır çoğu zaman. İşte o zaman militarizmin günlük hayatımızın içine nasıl da sindiğini fark edersiniz. Sokaklara, okullara, aileye, çalıştığımız kurumlara… Militarizm hayatımızın her anındadır aslında.

Günlük hayatlarımızı dahi, militer bir düzene sokan militarizme karşı, vicdani red ve savaş karşıtı hareketin aktivistleri bir “tur” düzenlemeye karar verdiler. “Sırf takvimde boş olduğu için” 15 Mayıs’ta kutlanmaya başlanan Dünya Vicdani Ret gününde 3 farklı şehirde “Militarizm değil Militurizm” sloganlarıyla Militurizm fesivalleri gerçekleştirdi. İlki 2004 İstanbul’da, ikincisi 2005 İzmir’de ve sonuncusu 2006’da Ankara’da düzenlenen bu festivaller, militarizmi ve buna karşılık vicdani reddi görünür kılmayı, ret kavramını genişleterek kadın, eşcinsel, sakat, hasta ya da “terhis olmuş” bireylerle bağlantısını kurmayı amaçlıyordu.

Her üç festival de şehrin ana tren garında başladı: Haydarpaşa, Basmane ve Ankara Garı. Asker uğurlama törenlerinin tam tersini düşünerek, militurizm festivallerinde “vicdani retçi karşılaması” ve “en büyük retçi, bizim retçi” gösterileri yapıldı.

Aktivist “turist”lerin katıldığı bu festivallerde, şehrin militarist sembolleri ve kurumları ziyaret ediliyordu. Mesela, İzmir’de NATO kışlasının önüne gidilerek, burasının “oyun alanı”, “sığınma evi”, “çocuk parkı” yapılması gibi daha anlamlı ve yararlı alternatifleri dillendirmişler, oradan ayrılırken de sıkıyönetim zamanlarında emekçilerin, demokratların, solcuların, sıkıyönetimsiz yıllarda ise asker kaçaklarının, Yehova Şahitleri’nin, vicdani retçilerin kapatıldığı Şirinyer Askeri Cezaevi’ni “burçak tarlası”na dönüştürmek için tohum serpmişlerdir.

Aynı zamanda silah ve savaş endüstrisiyle ekonomik militarizme de dikkat çekmek isteyen grup, İstanbul’da sivillere yönelik tüketim malzemelerinin yanı sıra silah da üreten Nurol Holding binasının önünde bir deklarasyon okuyarak, binanın önüne “kırık silahlar” bıraktılar.

Bu turu hazırlarken biz de militarizm, cinsiyetçilik ve heteroseksizm arasındaki bağlantılar üzerine çok kafa yorduk. Ankara’daki festival broşüründe “Askeri yargı retçilerin yanı sıra eşcinselleri de görmezden geliyor. Eşcinselliği bir psikolojik bozukluk olarak nitelendirerek aşağılıyor.” yazar. Bu konuda en somut eylem İstanbul’da gerçekleşmiştir. GATA “devlet destekli tek kurumsal gey porno arşivi”ni bulundurmakla eleştiriliyor ve ekleniyor: “bilmeyenler için: eşcinsellerden ilişkiyi kanıtlayan fotoğraf ya da video kaydı istenebiliyor!” Milituristler, yanlarında getirdikleri bir kasa elmayı “tecrübe”lerine dayanarak sağlam-çürük olarak ayırmak üzere GATA’nın nöbetçi askerlerine vermeyi planlarlarken, izin verilmemesi üzerine askerlerin alması için girişin yakınındaki bir parka bırakırlar.

Son olarak, militurizm festivallerinin en önemli özelliklerinden biri, erkek vicdani retçilere kadınların da katılmasıdır. 90’ların başından beri kadınlar vicdani ret hareketinin içinde yer almaktadırlar, fakat yalnızca erkeklerin “destekçileri” olarak. 2004 yılındaki ilk festivalde kadınlar da vicdani retlerini açıklamaya başlamışlardır. Bu da bizlere vicdani ret hareketinin “yalnızca ‘zorunlu askerlik hizmeti’ne karşı yürütülen bir mücadele”[i] olmadığını, başta da dediğim gibi, günlük hayatımıza yedirilen militer düzene karşı bir duruş olduğunu gösterir.

 

 

İZMİR FESTİVAL PROGRAMI (2005)

 

Basmane Garı’nda Retçi Karşılaması

Asker uğurlamalarını bilirsiniz. Tüm sokaklar adeta tiyatro salonuna dönüşür ve erkekler davullu zurnalı törenlerle iradesini teslim etmeye gider. İşte biz de bu olaya “tersinden” bakmak istedik.

 

Kadifekale’den İzmir’in “Çok Kültürlü” Tarihine Kuş Bakışı

Antik İzmir’in Akropolü olan Kadifekale ve etekleri her dönemde İzmir’e son gelenlerin yerleştiği bölge olmuştur. Yaklaşık yirmi yıldır sürmekte olan savaşın göçe zorladığı insanlar bugün burada yaşıyor.

Altı aydır sürdürdüğümüz “Yüzleşiyoruz” kampanyasına burada nokta koyacağız ve “Yaşasın Halkların Kardeşliği” diyeceğiz.

 

Şirinyer NATO Kışlası

Dünyanın en büyük uluslararası savaş örgütü olan NATO, dünya halkları için “Nato mermer, Nato kafa”lıların anlayamadığı kadar tehlikeli ve tehditkardır. İzmir’in en güzel yerlerinden birinde bulunan kışlanın, “oyun alanı”, “sığınma evi”, “çocuk parkı” yapılması gibi daha anlamlı ve yararlı alternatifleri dillendireceğiz.

Geçerken de sıkıyönetim zamanlarında emekçilerin, demokratların, solcuların, sıkıyönetimsiz yıllarda ise asker kaçaklarının, Yehova Şahitleri’nin, vicdani retçilerin kapatıldığı Şirinyer Askeri Cezaevi’ni “burçak tarlası”na dönüştürmek için tohum serpeceğiz.

 

Hasan Tahsin Anıtı

1923’te Konak sahillerinden “denize dökülen” İzmirli Rumların torunları olan dostlarımızı karşılayıp “merhaba – yasu” diyeceğiz. Onlara “İlk Kurşun Anıtı” önünde, dostluk duygularımızın bir sembolü olarak Mayıs Gülleri sunacağız. Ardından dünya haritasının üzerindeki bütün sınırları sökeceğiz.

 

Kemeraltı TUKAŞ Ziyareti

Bir OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) kuruluşu olan TUKAŞ Konserveciliğin merkez binası önünde, halka üzerine ev salçası sürülmüş ekmek dağıtacağız. “Savaşın Finans Kaynaklarını Kurutun” çağrısı yapacağımız Tukaş önünde bu paralı militer kuruluşu teşhir edeceğiz.

 

Askeri Liman Ziyareti

İzmir’in önemli alışveriş ve ticaret merkezi Piyer’e “sırtını dayamış” olan savaş gemilerini izlerken rehberlerimiz de, tarihi liman hakkında bizi bilgilendirecekler. Ardından Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı’na fatura edilen harcamaların dökümünü beyan edeceğiz.

 

Kıbrıs Şehitleri Caddesi

İzmir’in en merkezi yerlerinden biri olan Alsancak’taki cadde “Kıbrıs Savaşı” sırasında ölen askerlerin anısına bu adı taşıyor. Her gün binlerce kişinin gelip geçtiği caddenin girişinde bu kez sesimizi “Kimsenin Askeri Olmayacağız” diye yükseltecek ve vicdani ret açıklamaları yapacağız.

Ardından kaotik çiftetelli gösterisi ve gayri resmigeçit yaparak halkı askerlikten soğutacağız.

[i] Ferda Ülker’in Vicdani Ret Açıklaması, bkz. www.savaskarsitlari.org

Cumhuriyetin kurulmasından sonra Darül-Elhan, Belediye’ye bağlanarak yeniden yapılanmış ve yönetmeliği değiştirilerek Batı Müziği Bölümü eklenmiş ve batı türü bir konservatuvar olarak örgütlenerek “İstanbul Belediye Konservatuvarı” adını almıştır. Devir inkılaplar devridir. Osmanlı’ya ait her şeyden -müziği, kıyafeti, kanunu… – kurtulmaya çalışılıyordur. Şapkanın bile devrimi yapılırken, neden toplumun ‘milli duygularını’ oldukça etkileyen müziğin inkılabı yapılmasın diye düşünülmüş olacak ki, bir musiki inkılabı başlatılır. 1926 yılında “Maarif Vekâleti Sanayi-i Nefise Encümeni” yani “Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Komisyonu”, resmî belgelerde “alaturka” diye geçen Türk Müziği’nin eğitiminin yasaklanmasına karar verir. Karara göre, Dârül-Elhan’ın alaturka kısmı bir “icra heyeti” halini alacak, resmî şekilde alaturka öğretimi yapılmayacak, Dârülelhan’ın bünyesindeki bir komisyon da sadece ilmî çalışmalarda bulunacaktır. Bu kararla birlikte, yönetim ve öğretim programı tamamıyla değiştirilmiştir. 1976 yılında Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı kurulana dek bu yasak devam eder.

Eğitimi yasaklanmasına rağmen, kurulan icra heyeti Türk Klasik Müziği’nin ve Türk Halk Müziği’nin önemli eserlerini notalar ve kaydeder. Bu kurumda, plak okuyan ilk ve tek gayrimüslim sanatçı Deniz Kızı Eftalya olmuştur. Dönem, sultaniyegahtan milliyegaha geçildiği, Türkiye’nin ulus-devletleştiği ve modernleşmeye başladığı bir dönemdir. Plak şirketleri ticari kaygılar sebebiyle çoğunlukla Türk kökenli sanatçılarla çalışmayı tercih etmelerine rağmen, yıllar sonra bile şarkılarını hayranlıkla dinlediğimiz Deniz Kızı’ndan bu turda bahsetmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Gerçek ismi Atanasia Yeorgiadu olan Eftalya Hanım’ın beş yaşından beri taşıdığı, ona “asıl ismi gibi gelen” Deniz Kızı ismini almasının çok güzel bir hikayesi vardır. Bir Jandarma Yüzbaşısı olan babası Yorgaki Efendi müziksever bir adamdır. Evine gelen konukları için saz çalarken Eftalya da babasına güzel sesiyle eşlik eder. Mehtaplı yaz gecelerinde babasıyla birlikte Büyükdere’de sandal gezilerine çıkar, gece boyunca şarkılar söylerdi. Eftalya, kısa sürede Boğaziçi’nde sesiyle ünlenir. Geceleri sandallarının arkasına 20-30 sandal takılıp onu dinler. Fakat hiç kimse bu güzel sesin kime ait olduğunu bilmez. Sonrasında dinleyicileri bu gizemli kıza “Deniz Kızı” adını takar.

Bu isim ona öylesine yapışacaktır ki, Kıbrıs’ta çıktığı bir konserde dinleyiciler karşılarında “gerçek” bir deniz kızı göremeyince isyan ederek biletlerini geri vermeye çalışacaklardır.

Çocukluğundan beri herkesi sesiyle büyüleyen Deniz Kızı Eftalya Hanım, Sultan Abdülhamit döneminin son yıllarında Galata’daki çalgılı kahvelerde ilk kez sahneye çıkar. Sesi ve güzelliğiyle dikkat çekince daha sonraları gazino sahnelerinde, otel musiki meclislerinde şarkılar söyleyerek tanınan bir sanatçı olur. Bu sırada Kemani Sadi Bey ile tanışır. Çok mutlu, huzurlu ve sanat dolu bir evlilikleri olur. Beraber plaklar doldurur, konserlere çıkarlar. İlk plaklarını 1923-1926 yılları arasında Fransa’da Pathe şirketi adına kocası Kemanî Sadi Bey’le birlikte doldurur. O yıllarda Avrupa’da ve Ortadoğu’da konserler verir.

1927 yılında Darülelhan Columbia plak şirketiyle işbirliği yaparak, Anadolu’dan derlediği 100 kadar eserin plak kayıtlarını yapar. Ancak 100 eserden 56’sını Eftalya Hanım okumasına rağmen, plakların hiçbirine Eftalya adı yazılmaz, sadece “Soprano” olarak adı geçer. 1930-1933 yılları arasında çıkardığı plaklardan en az 11 tanesinde solist adı kullanılmadan sadece “Hanım” yazılır. Kimileri bu “sansür”ün plak şirketinin ticari kaygılarından kaynaklandığını, kimileriyse Eftalya Hanım’ın kendi isteğiyle dikkat çekmek istemediği için ismini gizlediğini söylemektedir. 1930’dan itibaren Columbia Plakları’nda ismi gizlenmeden, “Deniz Kızı Eftalya Sadi Hanım” olarak kullanılmaya başlanır. Denilene göre, Eftalya Hanım’ın isminin görünür hale gelmesinde Atatürk’ün kendisini dinlemesi ve sesini beğenmesi önemli bir rol oynar.

Musiki İnkılabı devam etmektedir. Önce tüm devlet okullarında Türk Klasik/Sanat müziği eğitimi yasaklanır, ardından da 1934 -1936 yılları arasında Türk Klasik/Sanat müziğinin radyolardan yayınlanması yasaklanır – İçişleri Bakanlığı kararıyla. Bu arada, Türk Halk müziği de, Şubat 1936’ya kadar, bu yasaktan payını almıştır. Bu dönemde Eftalya Hanım dönemin müzik tarzına uygun plaklar doldurur. Fakat o yıllarda, daha çok sahne çalışmalarına yöneldiği, plak çalışmalarını ikinci plana attığı görülür.

4 Ağustos 1936’da, Eftalya Hanım 45 yaşında iken, Şirket-i Hayriye (bugünkü Şehir Hatları) sanatçının onuruna bir Mehtabiye (Ay Işığı Gezisi) düzenler. Dört Şirket-i Hayriye vapuru süslenir ve bir sal üzerinde de Eftalya Hanım için gösterişli bir sahne hazırlanır. Deniz Kızı bir saz heyetiyle birlikte şarkılar türküler söylerken, bir yandan da, bir zeybek takımı zeybek havaları eşliğinde “Zeybekiko” oynar. Herkes için unutulmaz olan bu gece, Deniz Kızı Eftalya’nın hastalığının başlangıcıdır. Üç yıldan uzun bir süre kalbinden dolayı zor zamanlar geçirir ve 1939 yılında hayatını kaybeder.