Loading...

Lambdaistanbul


Türkiye ve İstanbul’un ilk LGBTİ (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) örgütü ve derneği Lambdaistanbul’la tanışmak üzere buradayız. Şimdi kendinize bir başka kimlik yaratıp, hayal edip, düşünmenizi isteyeceğim. Belki de düşündüğümüz, kendimize bir ayna tutmak olacak.

 

“Yoldan geçerken bir kadının diğer bir kadını öptüğünü gördünüz mü?”

 

“ Ya da el ele tutuşan erkekler?”

 

“ Hem Yasemin’i hem de Kenan’ı seven Ayşe’den haberiniz var mı?”

 

“ Kadın bedeninde sıkışıp kalmış bir erkek olsak ne hissederdik?”

 

“Kendisine ne kadın ne de erkek denmesini isteyen biri olsaydık veya?”

 

İşte Lambdaistanbul, sabit kadın ve erkek varoluşlarını kabul etmiş ve bunların birbirlerinin tamamlayıcısı olduğunu düşünen bir toplumda az önce saydığım varoluşlara danışma hattı ve açılma toplantılarıyla el uzatan, onlarla dayanışan bir kapı olmuş bir örgütlenme. 1993 yılında Taksim’de kurulan ve kurulduğu anda Uluslararası Gey ve Lezbiyenler Derneği üyesi olan Lambdaistanbul, 1993 yılından bugüne İstanbul’daki LGBTİ hareketinin bir kanadını oluşturmaktadır.

Türkiye ve İstanbul’daki LGBTİ hareketi nasıl başlamış, nereden ilham almış, nerelere evrilmiş diye soracak olursanız sizi Amerika’ya 1960’lı yıllara götürmem gerekiyor. Günümüzde her gün 9-6 çalışan kişiler için bir nefes almak adına hafta sonu alışverişin keyfine varmak, arkadaşlarla bir kafede oturmak nasıl bir duyguysa 1969 yılında Stonewall isimli barın müdavimi olan eşcinsel ve translar da aynı şeyi hissediyorlardı. Ama barın onlar için uğrak yeri olmasının sebebi, zor ve sıkı çalışma şartları değil, varoluşlarıydı. Erkek olup bir erkeği sevdikleri için, “kadın” kıyafetleri giyerek performans sergiledikleri için yaşadıkları yerde şiddete maruz kalıyorlar, onlar da soluğu birbirleriyle dayanışmak ve bir arada olmak üzere Stonewall’da alıyorlardı. Ama bir süre sonra orada başlayan polis baskınları, sınırları aşarak tüm dünyaya yayılan Stonewall direnişini körüklemiş ve küllerinden bir LGBTİ hareketi doğmuştu.

LGBTİ hareketi için bir sembol halini alan Yunan alfabesindeki bir harf Lambda, kültürden kültüre, toplumdan topluma pek çok farklı anlamı içinde bulundurmasına rağmen, Lambda üyesi Tom Doerr ise bunu “kinetik potansiyeli düzenleme” şeklindeki kullanımıyla özdeşleştiriyor.2 Bu sembol de karşılığını, karşısında durmuş olduğumuz bir örgütlenmede bulur. O zamandan bu yana HIV+, AIDS, savaşa karşı hareket, şiddetsizlik, homofobi, transfobi, interseks, aseksüellik, barış, eşcinsel ve biseksüel görünürlüğe yönelik kimlik politikası, eşcinsel ve biseksüel kadınların deneyim paylaşımlarını ve görünürlüğünü gündemine alır. Ama Lambdaistanbul da Stonewall direnişini körükleyen şiddet ve baskınların benzerini yaşar, devlet kurumlarının (en başta da polis, savcılık ve Valilik) engellemeleriyle karşılaşır ve bunlarla mücadele ederek hayatta kalır, varlığını sürdürür. Örneğin, İstanbul’un en eski gey kulübü olan Club Prive’da derneğin, eşcinselleri bir araya getirmeleri polisler tarafından engellenir. Bu da Lambdaistanbul’u, haftada en az 1 gün, eşcinselleri bir araya getirmek için başka mekan bulma arayışına düşürür.

Lambdaistanbul, kendisinin ardından kurulan ve LGBTİ hareketini güçlendiren ve çeşitlendiren Kaos GL, Pembe Hayat ve Bursa Gökkuşağı Derneği’yle birlikte valilikler tarafından kapatılma kararıyla yargılanır. 6 Ağustos 2006 tarihinde Bursa’da tüm bu örgütlerin bir araya geldiği bir yürüyüş düzenlenir ve kapatılma kararı protesto edilir. Fakat yürüyüş öncesi Bursaspor taraftarlarının homofobi ve transfobi kaynaklı erkek şiddeti ve müdahalesiyle karşılaşırlar. Ellerinde sopalar, dillerinde heteroseksist küfürlerle LGBTİ aktivistlerine saldırmak üzere Gökkuşağı Derneği’nin önüne akın eden taraftarları durdurmaya ve yürüyüşün gerçekleşmesine polisin de gücü yetmez. Özellikle Bursasporlu Esnaf ve Sanatkarlar Derneği Başkanı Fevzinur Dündar’ın “Bursa evliyalar ve kültür şehridir, öyle de kalacak. Böyle insanların burada ne yürüyüş yapmaya ne de yaşamaya hakları yoktur, onu bilsinler, ona göre adımlarını atsınlar; Bursa’nın adını çıkartmaya kalkmasınlar. Yürüyemeyecekler, yürütmeyeceğiz.” açıklamalarının ardından keskinleşen şiddet ve müdahale sonrası, aktivistler şiddeti ve müdahaleyi de kınayan bir basın açıklaması gerçekleştirirler.

Devam eden bu saldırılar karşısında Lambdaistanbul’un İstanbul kanadını oluşturanlardan biri olduğu Türkiye LGBTİ hareketi çalışmalarını sona erdirip hapsedilmeye çalışıldığı gettolarına geri dönmüş müdür dersiniz?

Tabii ki hayır, Erman Toroğlu’nun eşcinselliği, hormonlu domates yemeye bağlaması sonucunda bu sıfatın yapısını bozarak 2005 yılından itibaren her yıl homofobik ve transfobik kişi ve kurumlara verilmeye başlanan Hormonlu Domates Ödülleri, 2006 yılında LGBTİ örgütlerini kapatmaya çalışan Ankara, İstanbul ve Bursa valiliklerine verilir. Valiliklerin ve sivillerin uyguladığı ayrımcılık ve şiddetin AİHM’e taşınmasının ardından 2007 yılında tüm örgütlere yönelik kapatma kararları feshedilir.

Önceki ismi Eşcinsel Onur Haftası Etkinlikleri olan LGBTİ Onur Haftası’na, ilki 2003 yılında düzenlenen ve 30 kişinin katılımıyla gerçekleşen LGBTİ Onur Yürüyüşü’ne yönelik emekleriyle de Türkiye’deki LGBTİ hareketinin ve kimliklerin görünür hale gelmesinde rol oynayan Lambdaistanbul, 12 yıldır kesintisiz olarak gerçekleştirilen LGBTİ Onur Yürüyüşü’ne yönelik 2015 yılında gerçekleştirilen polis saldırısına, toplumdaki homofobik ve transfobik tutumlara karşı adalet mücadelesine inadına devam ediyor.

Eskiden Taksim’de faaliyetlerini sürdüren Lambdaistanbul, 2013 yılında hem devletin rant politikası ve kentsel dönüşüm sebebiyle Taksim’de çektiği maddi sıkıntılar hem de homofobik ev sahiplerinin çalışma için alan açmamaları yüzünden uzun bir süre mekan bulma sıkıntısı yaşar. Üye ve dostlarından aldığı destek ve dayanışmayla varlığını sürdürmeye devam eden Lambdaistanbul, bir süre sonra Kadıköy’de yeni yerine kavuşur. Kadıköy’de yeşeren direniş pratiğine ve bu sebeple burada yürütmeye çalıştığı temasa sımsıkı tutunan Lambda, buradan İstanbul’a “Neredesin Aşkım?” diye haykırıyor. “Ne güzel yürüyorsun bir de örgütlensen” diyerek de mekanına ve hep beraber politika yapmak, konuşmak, dayanışmak için kucaklaşmaya çağırıyor. Gönüllülerle, orada olan insanlarla sohbet etmek için bile Lambdaistanbul’a şöyle bir uğramaya değer. Ayrıca prezervatiften, broşüre, sağlık, sosyal ve hukuki bilgiye dair de pek çok kaynak edinebilirsiniz. Sonuç da aşk dediğin örgütlenmektir öyle değil mi? Siz bunu bir düşünün!

Cumhuriyetin kurulmasından sonra Darül-Elhan, Belediye’ye bağlanarak yeniden yapılanmış ve yönetmeliği değiştirilerek Batı Müziği Bölümü eklenmiş ve batı türü bir konservatuvar olarak örgütlenerek “İstanbul Belediye Konservatuvarı” adını almıştır. Devir inkılaplar devridir. Osmanlı’ya ait her şeyden -müziği, kıyafeti, kanunu… – kurtulmaya çalışılıyordur. Şapkanın bile devrimi yapılırken, neden toplumun ‘milli duygularını’ oldukça etkileyen müziğin inkılabı yapılmasın diye düşünülmüş olacak ki, bir musiki inkılabı başlatılır. 1926 yılında “Maarif Vekâleti Sanayi-i Nefise Encümeni” yani “Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Komisyonu”, resmî belgelerde “alaturka” diye geçen Türk Müziği’nin eğitiminin yasaklanmasına karar verir. Karara göre, Dârül-Elhan’ın alaturka kısmı bir “icra heyeti” halini alacak, resmî şekilde alaturka öğretimi yapılmayacak, Dârülelhan’ın bünyesindeki bir komisyon da sadece ilmî çalışmalarda bulunacaktır. Bu kararla birlikte, yönetim ve öğretim programı tamamıyla değiştirilmiştir. 1976 yılında Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı kurulana dek bu yasak devam eder.

Eğitimi yasaklanmasına rağmen, kurulan icra heyeti Türk Klasik Müziği’nin ve Türk Halk Müziği’nin önemli eserlerini notalar ve kaydeder. Bu kurumda, plak okuyan ilk ve tek gayrimüslim sanatçı Deniz Kızı Eftalya olmuştur. Dönem, sultaniyegahtan milliyegaha geçildiği, Türkiye’nin ulus-devletleştiği ve modernleşmeye başladığı bir dönemdir. Plak şirketleri ticari kaygılar sebebiyle çoğunlukla Türk kökenli sanatçılarla çalışmayı tercih etmelerine rağmen, yıllar sonra bile şarkılarını hayranlıkla dinlediğimiz Deniz Kızı’ndan bu turda bahsetmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Gerçek ismi Atanasia Yeorgiadu olan Eftalya Hanım’ın beş yaşından beri taşıdığı, ona “asıl ismi gibi gelen” Deniz Kızı ismini almasının çok güzel bir hikayesi vardır. Bir Jandarma Yüzbaşısı olan babası Yorgaki Efendi müziksever bir adamdır. Evine gelen konukları için saz çalarken Eftalya da babasına güzel sesiyle eşlik eder. Mehtaplı yaz gecelerinde babasıyla birlikte Büyükdere’de sandal gezilerine çıkar, gece boyunca şarkılar söylerdi. Eftalya, kısa sürede Boğaziçi’nde sesiyle ünlenir. Geceleri sandallarının arkasına 20-30 sandal takılıp onu dinler. Fakat hiç kimse bu güzel sesin kime ait olduğunu bilmez. Sonrasında dinleyicileri bu gizemli kıza “Deniz Kızı” adını takar.

Bu isim ona öylesine yapışacaktır ki, Kıbrıs’ta çıktığı bir konserde dinleyiciler karşılarında “gerçek” bir deniz kızı göremeyince isyan ederek biletlerini geri vermeye çalışacaklardır.

Çocukluğundan beri herkesi sesiyle büyüleyen Deniz Kızı Eftalya Hanım, Sultan Abdülhamit döneminin son yıllarında Galata’daki çalgılı kahvelerde ilk kez sahneye çıkar. Sesi ve güzelliğiyle dikkat çekince daha sonraları gazino sahnelerinde, otel musiki meclislerinde şarkılar söyleyerek tanınan bir sanatçı olur. Bu sırada Kemani Sadi Bey ile tanışır. Çok mutlu, huzurlu ve sanat dolu bir evlilikleri olur. Beraber plaklar doldurur, konserlere çıkarlar. İlk plaklarını 1923-1926 yılları arasında Fransa’da Pathe şirketi adına kocası Kemanî Sadi Bey’le birlikte doldurur. O yıllarda Avrupa’da ve Ortadoğu’da konserler verir.

1927 yılında Darülelhan Columbia plak şirketiyle işbirliği yaparak, Anadolu’dan derlediği 100 kadar eserin plak kayıtlarını yapar. Ancak 100 eserden 56’sını Eftalya Hanım okumasına rağmen, plakların hiçbirine Eftalya adı yazılmaz, sadece “Soprano” olarak adı geçer. 1930-1933 yılları arasında çıkardığı plaklardan en az 11 tanesinde solist adı kullanılmadan sadece “Hanım” yazılır. Kimileri bu “sansür”ün plak şirketinin ticari kaygılarından kaynaklandığını, kimileriyse Eftalya Hanım’ın kendi isteğiyle dikkat çekmek istemediği için ismini gizlediğini söylemektedir. 1930’dan itibaren Columbia Plakları’nda ismi gizlenmeden, “Deniz Kızı Eftalya Sadi Hanım” olarak kullanılmaya başlanır. Denilene göre, Eftalya Hanım’ın isminin görünür hale gelmesinde Atatürk’ün kendisini dinlemesi ve sesini beğenmesi önemli bir rol oynar.

Musiki İnkılabı devam etmektedir. Önce tüm devlet okullarında Türk Klasik/Sanat müziği eğitimi yasaklanır, ardından da 1934 -1936 yılları arasında Türk Klasik/Sanat müziğinin radyolardan yayınlanması yasaklanır – İçişleri Bakanlığı kararıyla. Bu arada, Türk Halk müziği de, Şubat 1936’ya kadar, bu yasaktan payını almıştır. Bu dönemde Eftalya Hanım dönemin müzik tarzına uygun plaklar doldurur. Fakat o yıllarda, daha çok sahne çalışmalarına yöneldiği, plak çalışmalarını ikinci plana attığı görülür.

4 Ağustos 1936’da, Eftalya Hanım 45 yaşında iken, Şirket-i Hayriye (bugünkü Şehir Hatları) sanatçının onuruna bir Mehtabiye (Ay Işığı Gezisi) düzenler. Dört Şirket-i Hayriye vapuru süslenir ve bir sal üzerinde de Eftalya Hanım için gösterişli bir sahne hazırlanır. Deniz Kızı bir saz heyetiyle birlikte şarkılar türküler söylerken, bir yandan da, bir zeybek takımı zeybek havaları eşliğinde “Zeybekiko” oynar. Herkes için unutulmaz olan bu gece, Deniz Kızı Eftalya’nın hastalığının başlangıcıdır. Üç yıldan uzun bir süre kalbinden dolayı zor zamanlar geçirir ve 1939 yılında hayatını kaybeder.