Loading...

Baylancılar ve Baylan’da Bir Kadın Edebiyatçı: Sevim Burak


Rum asıllı Filip Lenas, yirminci yüzyılın başında Arnavutluk’tan İstanbul’a göç ettiğinde henüz 16 yaşındadır ve tek hedefi iyi bir pastacı olmaktır. Bu düşünü 1923’te gerçekleştirerek Beyoğlu – Deva Çıkmazında L’Oryan isimli ilk pastanesini açar. Fransızcada Şark/Doğu anlamında gelen L’Oryan, çok kısa bir süre içinde Markiz ve Lebon gibi dönemin ünlü pastaneleri ile birlikte anılmaya başlar. Beyoğlu şubesini takiben Karaköy ve 1961 yılında da, şu anda önünde durduğumuz Kadıköy şubesi açılır.

Kup Griyesi ile meşhur olan bu pastaneyi tanıyanlar, onu Baylan ismiyle bilirler. Fakat belki dikkatinizi çekmiştir ben bu ismi şu ana dek hiç kullanmadım. 1923’teki L’Oryan’ın tabelasından vazgeçmesi, aslında dönemin yabancı isimli birçok işletmesinin başına gelenler ile benzerdir. 1930ların ilk yıllarıyla birlikte Türkçülük akımı yeniden alevlenir ve Beyoğlu’ndaki çoğu yabancı işletme bu durumdan oldukça zarar görür. Örneğin, Rum asıllı Yavala Kardeşler tarafından kurulan, Beyoğlu’nun meşhur kumaşçısı Au Lion d’Or [Oliyondor] ve Belçikalı raylı taşımacılık şirketi Vagon Li’nin Beyoğlu ve Karaköy merkezleri [La Compagnie des Wagons-Lits] Türkçü gençler tarafından taşlanır ve tahrip edilir. Bu tip aşırı milliyetçi duyguları yatıştırmak adına, 1934 yılında yürürlüğe giren bir yasa ile işletmelerin, yabancı isim kullanmaları yasaklanır. Fakat Filip Lenas, tıpkı Pera’nın birçok Gayrimüslim esnafı gibi, bu yasadan çok önce tedirgin olmaya başlamıştır. Bu nedenle pastanenin müdavimi olan edebiyatçılardan şöyle bir ricada bulunur ve “Bana öz Türkçe bir kelime bulun. Kısa, iki heceli, ama duyulmamış bir isim olsun,” (http://www.baylangida.com/baylanin-gelecegi-uzerine-bir-soylesi.php adresinden alınmıştır) der. Sanat tarihi profesörü Burhan Toprak’ın önerisiyle konulan Baylan ismi, Çağatay Türkçesi’nde ‘kendi alanında kusursuzluk, mükemmellik’ anlamına gelir. Ne enteresandır ki pastane, Baylan adını aldıktan sonra, soyadı kanunu çıkar ve Baylan’ı soyadı olarak tercih eden ve çocuklarına bu adı veren birçok kişi olur.

Baylan, yalnızca ismiyle değil, aynı zamanda Türk Edebiyatındaki meyveleriyle de tarihte önemli bir yere sahiptir. Özellikle 1950’li ve 1960’lı yıllarda birçok edebiyatçı, şair, ressam, karikatürist ve tiyatrocunun buluşma ve tartışma yeri Baylan Beyoğlu imiş. Şair, yeni bir şiir yazmışsa cebinden çıkartıp ilk burada arkadaşlarına okur, yayımlanmış en son öyküler üzerindeki tartışmalar burada yapılırmış. Baylan’da iki üç masa yan yana getirilir ve Hegel hakkında yoğun bir tartışma başlarmış. Baylan’ın müdavimleri arasında Atilla İlhan, Behçet Necatigil, Haldun Taner, Cemal Süreya, Peyami Safa, Orhan Kemal, Sait Faik gibi şairler ve yazarlar varmış. Yılmaz Gruda’nın o davudi sesiyle, “Vasil, bastır bir milföy” buyruğu ise yaşayan müdavimlerin hala hafızalarında yer alırmış.

Bir sanat, edebiyat, ve düşünce ortamına dönüşen Baylan Beyoğlu’nun yaklaşık 40 müdavimi, edebiyat tarihine, “Baylancılar Akımı” olarak geçmiştir. Kadıköy Baylan’ın müdavimleri arasında ise; gazete yazılarını neredeyse her gün buradan yazmış olan Tarık Buğra’yı sayabiliriz.

Peki, Baylan Pastanesi’nde kadın edebiyatçılar nerededir?

1950’ler ve 60’larda Baylan Pastanesi’nde bir masada oturuyor olsaydınız, Tomris Uyar, Sevim Burak, ‘50 Kuşağı öykücülerinden Leylâ Erbil, Suna Selen, Sezer Duru gibi birçok kadın yazarı etrafınızdaki masalarda, hararetli tartışmalar içerisinde görebilirdiniz. Özellikle 1965 yılında yayımlanan Yanık Saraylar kitabının biçimde yarattığı farklılıklar sayesinde edebiyatta yeni tartışmalar açan Sevim Burak, Baylancılar arasında önemli bir figürdür. Sevim Burak’ın düzene karşı çıkışı, hatta bu düzeni tehdit edişi, sadece konu olarak ötekilerden bahsetmesiyle değil; aynı zamanda kullandığı farklı dil aracılığıyladır.

Biçim ile içeriğin birbirini tamamladığına inanan Sevim Burak, metinlerinde biçime çok önem verir. Satırların alt alta kaymaları, kırılmaları ve büyük harflerin kullanımı, yazarın, konuyu tam anlamıyla yakalayabilme ve okuyucuya aktarma çabasıdır. Burak’ın kullandığı dilin parçalı, kekeleyen hali aslında, hikayelerindeki kişilerin hâkim düzende kendilerini ifade edemeyişleridir. Metinlerinde yer alan dışlanmış, ötekileş(tiril)miş karakterlerin gerçek hayatta duyulmayan, görmezden gelinen sesleri ve onların yaşadıkları, dilbilgisi kurallarının altüst edilip cümlelerin bölünmesiyle öykülerinde görünürleşir, hissedilir. Hissedilir; çünkü metinlerdeki kişilerin huzursuzlukları, acıları, kendilerini ifade edemeyişleri en çok bu parçalı dil sayesinde okuyucuya yansır. Okurken sürekli hissedilen karanlık ve metnin zor anlaşılmasından kaynaklanan rahatsızlık, huzursuzluk, tekinsizlik bunun en iyi örneğidir.

Sevim Burak’ın masalarında Yanık Saraylar’ı tartıştığı Baylan Beyoğlu 1967 senesinde kapanır, ve ünlü edebiyatçıların buluştukları, toplanıp söyleşiler yaptıkları bir yer olarak yalnızca anılarda kalır. Tünel ile Karaköy’e inen Kadıköy yolcularından birçoğunun vapura koşmadan önce ayakta kup griye yedikleri, pasta ve çikolata aldıkları Karaköy şubesi ise 1992 yılında, bulunduğu tarihi binanın restorasyonu nedeniyle kapanmıştır. Günümüze Baylan’dan miras kalan yer, asmalı bahçesiyle her yaştan insanın halen severek gittiği Kadıköy şubesidir.